Dark Souls Hikayeleri Bölüm 1: Büyük Gri Kurt Sif ve Hiçlikte Yürüyen Artorias  

Dark Souls Hikayeleri

Dark Souls, sadece zor bir oyun değil, sizi oldukça huzursuz edebilecek türde hikayeleri oyunun içine en kendine has bir şekilde yedirebilmiş oyunlardan biridir aynı zamanda. Ağır adımlarla arşınladığınız kocaman kalelerin duvarlarına, zehir bulanmış ormanlarının çamurlarına ilmek ilmek işlenmiştir bu hikayeler. Bu serimizde bu hikayeleri sizler için olabildiğince toparlamaya çalışacağız. 

1. FAZ: YAPAYALNIZ BİR TAŞ KÖPRÜ

Dark Souls 1’de Darkroot Garden isimli tekinsiz bir ormanın, parıldayan, taş bir kapının ardında uzanan kısmı oldukça üzücü bir hikayeye ev sahipliği eder. Bu orman, her şeyiyle kendinizi diken üstünde hissettirir. Orman hüzünlü bir sessizliğe gömülmüştür, koşarken ses çıkartan zırhınız sanki bu boğucu sessizliği acımasızca delmekte, ormanı rahatsız etmektedir.  

Sonu gelmez gibi görünen bu ormanın her tarafınıza bulaştığını hissederek ilerlemeye devam ettiğinizde karşınızda yapayalnız bir taş köprü görürsünüz. Bu köprü ışık hüzmeleriyle boyanmış, kocaman taştan bir kapıya doğru uzanmaktadır. Kararsız adımlarla aşacağınız bu ufak köprünün duruşunda, köprünün altında ahenkle akan şelalelerin hışırtısında bariz bir hüzün vardır.  

Bu köprüyü geçip köprünün ardındaki kapı ile burun buruna geldiğinizde, bu kapının sizi kararsız bırakacak denli büyük olduğunu gözlemlersiniz. Eninde sonunda elleriniz bu kapının yıpranmış yüzeyine gider ve muazzam kapılar bir iniltiyle açılıverir. 

2. FAZ: ORMANDAN GELEN YABANCI VE BÜYÜK GRİ KURT

Kapılar açıldığında içeride sizi bekleyen hiçbir şey olmadığını görürsünüz. Böyle görkemli bir kapının ardında sizi karşılayan tek şey sonsuzluğa doğru uzanıyor gibi görünen kel bir orman parçasıdır. Bu da aslında, sizi karşılayan bir şey olmasından daha huzursuz edicidir.  

Yay gibi gerilmiş bir şekilde ilerlemeye devam eder, her adımınızda daha çok gerilirsiniz. Sanki hiçbir şey olmadıkça hava katılaşmaya başlar ve her tarafınızda ağırlığını hissettiğiniz bu havanın yükü altında iki büklüm olmaya başlarsınız. Az sonra ileride çeşit çeşit gölgeler belirmeye başlar. İlerledikçe çoğalır ve netlik kazanırlar. Bunlar yere saplanmış kılıçlardır ve daha büyük bir kılıcın etrafında kümelenir vaziyettedirler. Bu büyük kılıcı incelerken, tam üzerinizde beliren bir gölge ay ışığını kapatır. Başınızı kaldırdığınızda muazzam büyüklükte bir kurt size bakmaktadır.  

Tüyleri yıldız ışığıyla yıkanmış gibi solgun, rüzgarla taranmış gibi yumuşak görünür. Kısa bir an sonra önünüzdeki o kocaman kılıcı çevik bir hamleyle yerinden çıkartır ve tam karşınıza sıçrar. Pençelerinin altında kalan toprak bu hamleyle titrer sanki. Şimdi dişlerinde kılıcı tutarak tüm görkemiyle, büyük gri kurt Sif karşınızda durmaktadır.  Dark Souls: Gri Kurt

3. FAZ: BİR FEDAKARLIĞIN GÖLGESİNDE

Sif, tüm vücuduyla gerinerek başını gökyüzünde kemiksi ışığıyla asılı duran aya kaldırır, gırtlağından davetkar bir uluma dökülür. Sizi sadece gökteki ayın ve yerde sahipsiz duran kılıçların şahit olacağı, ölümüne bir savaşa davet etmiştir. Peki böylesine gözünü karartmış bir şekilde korumak istediği şey nedir? 

Bu kurtla savaşmaktan daha iç acıtan bir hikayesi vardır gözetmek istediği şeylerin.  

Bir yüzük, hiçlikte yürümeyi mümkün kılan, önceki sahibinin hiçlikte yürürken kaybettiği… 

Sif’in korumak istediği bu yüzük, ona dostluk etmiş, onu gözetmiş sahibi Artorias’ın yüzüğüdür.  

Artorias, Lord Gwyn’in en güvendiği dört şövalyesinden biriydi. Karanlığın hakimiyetinin güçlendiği, ateşin güç kaybettiği bir dönemdi ve Gwyn’in ilgilenmesi gereken öncelikli mesele ateşin yanmaya devam etmesini sağlamaktı.  

Ne yazık ki ateş sönmeye devam ederken, Oolacile’de bir kötülüğün uyandığının haberini almıştı Lord Gwyn. Karanlıktan böylesine korkan yaşlı bir adam için ateşin sönmesi büyük bir tehditken, Oolacile’de de böylesi şeylerin gelişmesi sanki Gwyn’in etrafında ip gibi örülen karanlığı çoğaltıyordu ve Gwyn’in bunlardan sadece biriyle ilgilenebilecek vakti vardı. Bu yüzden Oolacile’de yayılan hiçliğin önüne geçme görevi Artorias’a verilmişti. 

4. FAZ: ARTORIAS OLMASAYDI…

Sif, bu zorlu yolculukta Artorias’ın yanında sadık bir yoldaş olmuştu. Karanlık sarmaşık gibi bedenlerine dolanırken, hiçlik çamur gibi ayaklarının altına bulaşırken onlar hiçliğin içinde yürümüşler, Prenses Dusk’ı düştüğü çaresiz durumdan kurtarmışlardı. Prenses Dusk’ın minnettarlığını duyduğumuzda, Artorias’ın yaptığı fedakarlığın bir taneyle sınırlı olmadığını anlayabiliriz. Prenses Dusk ile hala Darkroot Basin isimli bölgede bir kristal golemin içine hapsolmuş bir şekilde karşılaşabiliriz. Ooolacile’den sağ kurtulmuş tek kişi,  Artorias isimli bir şövalye tarafından kurtarıldığına inanmaktadır. Dark Souls - Farz: Artorias

Hiçliğin içinde, ‘’Manus’’ isimli kötülüğü yenip hiçliği ortadan kaldırmak üzere çıktıkları bu yolculuk ne yazık ki pek iç açıcı şekilde devam etmemiş, Artorias hiçlik tarafından yenilgiye uğramıştır. Son anlarında henüz bir yavru olan Sif’i korumak için insanlığını feda eden Artorias, Sif’i Manus’un kara büyüsünden korumayı başarmıştır. Ancak Artorias, hiçlikte yürüyen, Gwyn’in sadık şövalyesi, hiçliğe teslim olmuş, onun tarafından ele geçirilmiştir.  

Şimdi, tüm bu hikayenin ağırlığı altında, Sif’i öldürmek üzere karşısında durmak, her zamankinden daha zor geliyor. Sif’in savaşın sonlarına doğru güç kaybettiğini, yalpaladığını gördükçe elinizdeki tek seçenek onu bu acısından kurtarmak oluyor. Ve Sif’i alt ettiğinizde hissettiğiniz şey bir zafer duygusundan çok daha uzak oluyor.  

Tüm bunların ardında çalan müziği de buradan dinleyebilir ve gözlerinizi kapatıp Sif ve Artorias’ın hikayesini siz de bizim gibi derin derin düşünebilirsiniz.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin.
Adınızı girin